NİMETLERE ŞÜKÜR, BELALARA SABIR

“Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kullarından haberdardır, onları görendir.”

Eğer Allah yeryüzünde kullarına bol bol rızıklar verip onların istedikleri her şeyi bol bol onlara ulaştırıverseydi, o kullar yeryüzünde şımarır, azar, isyan içine girer, fesat çıkarır, yeryüzünde dengeyi bozacak duruma gelirlerdi.

 Ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, zenginlik, taşkınlık, şımarıklık sebebidir. Eğer Allah yerdeki kullarına her şeyi bol bol verseydi, istedikleri her şeyi bulabilecek, dilediklerini elde edebilecek ve istedikleri her şeyi yapabilecek bir duruma gelselerdi, şımaracak ve azgınlık içine gireceklerdi.

Yeryüzünde en çok şımaranlar, yeryüzünde Allah’a en çok isyan içine girip de yeryüzünde düzeni bozanlar da zenginlerdir. Yâni bu insanlar yeryüzünde kendilerine verilen azıcık zenginlik, azıcık güç ve kuvvet sonucunda bile Allah’a kafa tutmaya kalkışıyorlar da, Allah bunlara biraz daha fazlasını verseydi acaba bunlar ne yapacaklardı? Meselâ biraz daha fazla ömür verseydi, biraz daha fazla güç ve kuvvet verseydi, biraz daha fazla imkân ve saltanat verseydi acaba bu in-sanlar ne yapacak, nasıl davranacaklardı?

Lâkin, Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Rızkı dilediği şekilde indirir ve kullarının her birine dilediği şekilde rızık takdir eder. Çünkü Allah kullarına Habîr ve Basîrdir. Şüphesiz ki Allah kullarının durumlarını, karakterlerini, onlara yarayan şeylerin neler olduğunu, herkese ne kadar vereceğini en iyi bilendir. Kulları hakkında en hayırlı şeyin ne olduğunu en iyi bilendir. İşte bu bilgisi ve hikmeti gereği kime ne vereceğini, ne kadar vereceğini, kimi neyle ve nasıl imtihan edeceğini en güzel bir şekilde takdir eder. Bu bilgisi ve hikmeti gereği, çok verilmesi gerekenlere çok verir, az verilmesi gerekenlere de az verir. Kimsenin O’na hesap sormaya, yol göstermeye, akıl vermeye hakkı da yetkisi de yoktur.

Nitekim bir hadis-i kutside Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır:

“Kullarımdan öyleleri vardır ki zenginlikten başkası ona yaramaz. Eğer onu fakirleştirseydim bu fakirlik onun dinini bozardı. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki, onlara fakirlikten başkası yaramaz. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik mutlaka onun dinini bozardı.” (İbni kesir 3/277)

Kimi insanlara neden fazla zenginlik verildiğinin hikmetini bu hadis-i kutsiden anlıyoruz. O kadar çok istiyor ki vermese dini gidecek adamın da, onun için veriyor Rabbimiz. Eğer insanlar dünyada Allah’ın takdirine razı olup onunla yetinmeye çalışsalar, en güzelini Allah’ın takdir ettiğini göreceklerdir. Ama insanlar Allah’ın takdirine razı olmuyorlar. Kimi insanların mallarını zekât dahi temizleyemiyor. Meselâ adam başkasının hakkına uzanmış, dükkânında çalıştırdıklarının haklarını vermemiştir. Sanki Allah belirlemiş gibi birilerinin belirlediği asgari ücreti vererek işçilerinin alın terini yemiştir.

Çünkü infak ayeti, zekât ayetinden önce gelmiştir. Adam infak etmediği, sadece zekâtı hesap edip infakı göz ardı ettiği, yıllardır infakı ihmal ettiği için mal birikimi söz konusu olmuştur. Zira bugüne kadar infak etseydi, belki bu kadar malı birikmeyecekti. Şimdi bu adam zekât değil, malının tümünü verse bile sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü o mal zaten kendisinin değildir. Veya kendisinin olmayan malı artırdıkça artırmıştır. Ne bu malın aslı kendinindir, ne de artan kısım kendisinindir. Onu hak sahiplerine ulaştırmak zorundadır. Bu gerçeği anladıktan sonra hemen tevbe edip, meşru yoldan kazanıp, meşru yolda harcamaya başlayacak, elindeki birikiminin değerlendirmesini bu şekilde yapacaktır.

Rabbimiz bazen vererek imtihan eder, bazen de alarak imtihan eder. Bazen çok vererek, bazen de az vererek imtihan eder. Ancak şurasını asla unutmayalım ki, O’nun vermesi ayrı bir imtihan, alması ayrı bir imtihandır. Rabbimizin vererek imtihan etmesi, alarak imtihan etmesinden çok daha tehlikeli ve kaybetme şansı çok daha fazla olan bir imtihandır. Ama bunu bilmeyenler hep vererek imtihanından yanalar. Bu husus, En’âm sûresinde çok hoş anlatılır:

“Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi.” (En’âm 42,43)

Evet, önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar kendilerine gönderilen bu peygamberlere değer vermediler, bu peygamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Allah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaşmadılar. Allah’ı da, Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya çalıştılar. “Allah hayata karışmaz, Allah ayet göndermez, Allah elçi göndermez,” dediler. Onlar, Allah’ı ve elçilerini inkâr ettiler de, onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları, tevhit açığa çıksın, kabukları yırtılsın, küfürden, şirkten vazgeçsinler de iman etsinler, sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar, yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye türlü türlü sıkıntılara sokuverdik. Ama beri tarafta şeytan onlara sürekli amellerini süslü gösterdi, hayrı şer, şerri hayır, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de, adam olma ve uyanma istidatlarını kaybettiler. Biraz önce zikrettiğim o imtihanlar, kıtlıklar, yokluklar ve belâlar, onlarda sığınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak İlâhî uyarılardı.

Rabbimiz A’râf suresinde bu hususu şöyle anlatır:

“Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.”(A’râf 130)

Bilelim ki bunların ilâhî uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki, böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. O sıkıntının uyarıcı özelliği kaybolur, bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların, bu sıkıntıların terbiye edici hiçbir tesiri kalmaz.

Allah, tevbe etsinler, kendilerine gelsinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki, bunların taşlaşmış kalplerini bu kıtlıklar, yokluklar, belâlar ve musibetler bile Allah’a döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de, şeytan amellerini kendilerine süslü gösterdi ya da şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd, Hûd, Lût kavmi, Eyke’liler, Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. “Bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir,” dediler.

Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri ve Corona Virüs tehlikesini farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. “Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! İşte İslâm budur! İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz!” dediler.

“Onlar ne zaman ki kendilerine hatırlatılanları unuttular, biz de onlara her şeyin kapısını açıverdik. Onlar kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da ansızın onları yakaladık da umutsuz kalıverdiler.”(En’âm 44)

Allah önce birbiri ardından uyarıcılar, açlıklar, kıtlıklar, belâlar ve musibetler gönderir, fırsatlar yaratır, tembihlerde bulunur. Eğer onlar kendilerine gelen bu uyarılara aldırış etmez, tüm bu şiddetler onların kalplerini yumuşatmazsa, o sıkıntılardan ibret alıp Rablerine dönmezlerse, o zaman da Allah onlara her şeyin kapılarını açıverir. Allah diyor ki, onlara her şeyin kapılarını açıveririz. Öyle bir bolluk, öyle bir refah, öyle bir hürriyet veririz ki, tüm engelleri, tüm sıkıntıları kaldırıveririz. Paralar, mallar, mülkler, servetler, altınlar, gümüşler, atlar, arabalar, marklar, dolarlar, her taraftan üzerlerine rızıklar, nimetler yağmaya başlayıverir. Ne ararlarsa bulabilecek, ne isteseler de yapabilecek hale gelirler. Hastalık, dert, sıkıntı, açlık, fakirlik, hiçbir dertleri, hiç bir sıkıntıları kalmayıverir. İşleri açılır, ev alırlar, dükkân alırlar, şansları yaver gider, milletvekili, bakan, dekan olurlar. Dünya nimetleri adına Cenab-ı Hak bütün kapıları açıverir. Ferahlar, ne oldum delisi olurlar, bütün bunları kendilerinin yaptığını iddia ederek takdiri unutuverirler.

Bolluk da ayrı bir imtihandır. Adam, seyyar satıcı olarak başlar, üç tekerlekliyle işe başlar, sonunda Vehbi Koç, Sakıp Sabancı oluverir. Cenab-ı Haktan hayırlısını istemek zorundayız. Çünkü Allah verir, ama bazen bu verdikleriyle kendisini unutturuverir. Bu da ayrı bir imtihandır; bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Açılan her kapı, verilen her imkân eğer bize Allah’ı unutturuyorsa, o zaman çok korkmak zorundayız. Kur’an’da anlatılan bağ sahiplerini, bahçe sahiplerini unutmamalıyız.

Şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sıkıntılarla yapılan imtihan ayrı, bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bollukla yapılan imtihan, ötekisinden çok daha tehlikeli, çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla, sıkıntıyla yaptığı imtihan, kalpleri yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklığını, müstekbirliğini artırdığı, insanı eyvallahız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır, diğerinde şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nimetler cinsinden şükür ister Allah.

Müslim’deki bir hadislerinde Allah’ın Resulü:

“Mü’minin işlerine şaşılır. Zira mü’minin bütün işleri hayırdır. Bu hayır müminden başkası için yoktur. Başına musibet cinsinden bir şeyler gelir, ona sabreder, mükâfat kazanır; yine kendisine nimet cinsinden bir şeyler gelir, onun için de Rabbine şükreder, yine mükâfat kazanır.” buyurur.

İbni Cerir’in rivâyetinde Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde de şöyle buyurur:

“Allah’ın, bir kulunun isyanına rağmen, ona onun sevdiği dünya nimetlerinden bolca verdiğini görürseniz, biliniz ki bu, onu cehenneme yaklaştırmak içindir.”

Onlara her şeyin kapılarını açıveririz de hiç bir kayıt, hiç bir kaygı duymaz olurlar. Her türlü nimetlerin, refahın, bolluğun içine gömülürler. Bütün bu nimetleri kendilerine lütfeden Allah’a şükretmeyi akıllarının ucundan bile geçirmeden, kalpleri nimet vereni anmadan, nimet vericiden korkmadan sanki her şey kendilerininmiş gibi keyif çatmaya başlarlar. Gel keyfim gel! demeye başlarlar. Zevklere dalarlar, şehvetlerinin peşinde solucanlar gibi kıvranmaya başlarlar. Sanki tüm bu nimetler kendilerininmiş, sanki ölüm gelmeyecekmiş, âhiret, hesap, kitap yokmuş gibi coşarlar taşarlar da:

“Kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da ansızın onları yakalayıveririz de iblis gibi oluverirler.”

Allah korusun, tüm ümitlerini yitirmiş, ümitsizlik ve mahrumiyet içinde donakalırlar. Sonsuz bir acı, onulmaz bir hasret içine gömülüverirler. İşte Nuh, Hûd, Lût kavmi, işte Salih’in (a.s) toplumu, işte Roma, işte Firavunlar, işte Nemrutlar ve işte Amerika, Almanya, Fransa…

Cenab-ı Hak her ne kadar da Rasulullah’ın zuhurundan sonra, böyle önceki toplumlar gibi toptan helâk etmiyorsa da, görüyoruz ki bugün bu toplumlar ruhî azaplar, ruhsal hastalıklar, psikolojik huzursuzluklar, ailevi yıkımlar, cinsel sapıklıklar, AIDS gibi sâri mikroplarla helâk olmaktadırlar.

Allah buyurur ki, eğer kullarımıza böyle bol bol verseydik, onlar şımarıp kulluktan çıkıverirlerdi. Onun için biz ilmimiz ve hikmetimiz gereği rızkı ölçülü bir biçimde indirmekteyiz. Bu konuyla alâkalı sahabenin bir sözünü nakil ederek cümlelerimizi noktalayalım. Sahabeden ve tabiinden pek çoğunun söylediği çok hoş bir söz vardır:

“Geçimin en hayırlısı sana yetecek kadar olup, seni meşgul etmeyen ve seni azgınlığa sevk etmeyendir.”

Ne kadar hoş bir söz değil mi? Rabbimiz, bize yetecek, bizi meşgul etmeyecek, bizi kulluktan ve bizden istediği diğer emirleri icradan alıkoymayacak kadar versin inşallah. Allah korusun, kimi Müslümanlar malın, mülkün, dükkânın, tezgahın kölesi olmuşlar, akşama kadar satılmışlar. Ne ilim öğrenebilecek, ne Kur’an ve sünneti tanıyabilecek, ne çoluk çocuğunun dinî hayatıyla ilgilenebilecek, ne hanımlarını eğitebilecek, ne hasta ziyareti yapabilecek, ne birilerine ayet ve hadis götürebilecek, ne tebliğ edebilecek vakitleri kalmamış. Üstelik bu insanlar için bir durak noktası da yoktur. Yedi sülalesini besleyecek kadar parası da olduğu halde, hâlâ köleliği sürdürebilmektedir. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir durumdur. Böyle bir kişinin malı da, mülkü de kendisinin helâkini hazırlayan bir belâdır; bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.

Rabbimizin verdiği nimetlerin farkına varıp şükrümüzü eda edebilmeyi, ona yönelip teslim olmayı Rabbimiz bizlere nasip ve müesser eylesin. Cumamızın hayrı ve bereketi üzerimize olsun. Hayırlı Cumalar…

Selam ve dua ile…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: