ALLAH YOLUNDA İNFÂKIN EDEP VE ÂDABI NEDİR?

İnfakta gözetmemiz gereken edebi Rabbimiz şöyle bildiriyor:

“Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, işte onların Allah katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”

Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, hilim sâhibidir.

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız infak ve sadakalarınızı boşa çıkarmayın!..” (El-Bakara, 262-264)

“Sağ elin verdiğini sol elin duymayacağı” şekilde vermek gerekir. Bu şekilde infak edenler, günahları affedilen ve kıyametin dehşetli ânında Arş’ın gölgesi altında bulunacak olan Mes’ûd kimselerdir. (El-Bakara, 271; Buhârî, Ezân, 36)

Kişi, kendine verildiğinde gönül huzuruyla alamayacağı kalitesiz ve bayağı şeyleri, fakirlere infak diye vermemelidir. (Bkz. el-Bakara, 267)

Âyet-i kerimelerde Rabbimiz, hayır ve hasenatta riayet etmemiz gereken edebi açıkça bildirmektedir. Yâni kalp kırarak, muhtacı hor görerek, mihnet vererek ve başa kakarak yapılan bir hayrın Allah katında hiçbir değeri kalmaz. Böylesine kaba ve duygusuz bir kalp ile infak edenler, verdiklerinin ecrini kendi elleriyle imha etmiş olurlar!..

ALLAH’IN (C.C.) KIYAMET GÜNÜ KONUŞMADIĞI 3 KİŞİ

İnfak, ikram ve ihsanı başa kakmak, sadece yapılan hayrın boşa gitmesiyle kalmaz, Allah’ın gazabını da celbeder. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir defasında arka arkaya tam üç kez:

“–Üç kişi vardır ki, kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” buyurdular. Ebû Zer (r.a.) -:

“–Adları batsın, umduklarına ermesinler ve hüsrana uğrasınlar! Kimlerdir bunlar Ya Rasûlullah?” diye sordu. Efendimiz (s.a.s.)

“–Elbisesini (kibir ve gururundan dolayı kurula kurula) sürüyen, yalan yeminle malını pazarlayan ve verdiğini başa kakan!” buyurdular. (Müslim, Îman, 171)

Görüldüğü üzere, ardından başa kakma ve mihnet gelen riyakârca infaklar, kulu sevap yerine azaba duçar eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalpler, nazar gâh-ı ilâhîdir. İncitilmeye gelmez…

İNFAKTA KİBİR VÜCUDA GİRMİŞ ZEHİR GİBİDİR

Üstelik zekât ve sadakalar, zenginlerin servetlerinde ilâhî emirle belirlenmiş, muhtacın en tabiî hakkıdır. O hakkı çıkarıp fukaraya vermek bir lütuf değil, sadece hakkın teslim edilmesidir. Dünya serveti, ilâhî bir emanettir. Bunu unutarak, Allah’ın nimetlerinin, O’nun bir kuluna ulaşmasına vâsıta olmaktan dolayı nefsine pay çıkarıp da muhtaca mihnet veren riyakârca hâl ve tavırlar içine girmek; gaflet, hamlık ve nâdanlıktır.

O hâlde infakta kibirlenmemek, fakiri hor görmemek, bilâkis kendini fakirin yerine koyup, bir gün kendisinin de onun durumuna düşebileceğini tefekkür etmek icap eder. Zira zenginlik veya fakirlik biraz cehd işiyse de daha çok baht işidir. Allah zengini fakir, fakiri de zengin kılabilir. Bunlar Hak katında bir üstünlük veya alçaklık ölçüsü değildir. Her ikisi de yalnızca bu âlemdeki bir imtihan şeklidir. Üstünlük yalnızca takvadadır. O hâlde infak etmekten dolayı fakire karşı gururlanmak, dünya hayatındaki imtihan sırrından da gâfil olmaktır. Şeyh Sâdî, Bostan adlı eserinde der ki:

“Birisine iyilik ettiğin zaman; «–Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!» diye büyüklenme! Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme! Zira vuran kılıç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer.”

Varlıklı kimseler, kendilerini fukaranın yerine koymayı bilmeli ve; “Rabbimiz bizi onların durumunda, onları da bizim durumumuzda yaratabilirdi. Madem bize imkân bahşedip onları muhtaç kıldı, demek ki onları bize emanet etti, zayıfları güçlülere zimmetledi, bizi onlardan mesul kıldı ve bize bahşettiği nimetlerin şükrânesi olarak onlara infak etmemizi emretti…” diye düşünmelidirler…

Yine Şeyh Sâdî’nin aynı eserindeki şu nasihatleri de pek manidardır:

“Kapına bir garip gelirse, eli boş gönderme. Allah göstermesin belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın.

Gönlü yaralı olanların hatırlarını sor, onlara bak. Belki bir gün sen de o vaziyete düşersin.

Sen ki bir şey istemek için kimsenin kapısına gitmiyorsun, buna şükrâne olarak, kapına gelen yoksulu kovma, ona surat asma, onu tebessümle karşıla…”

Nitekim âyet-i kerimede buyrulur:

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” (ed-Duhâ, 8-11)

Muhtaca nezâketle muamelenin en mühim kısmı olan başa kakmamak, eza vermemek ve kibirlenmemek için, bir hayrı yaptıktan sonra onu hemen unutuvermek icap eder. Lokman Hakîm ne güzel buyurur:

“İki şeyi unutma: Allah Teâlâ’yı ve ölümü.

İki şeyi de unut: Başkasına yaptığın iyiliği ve başkasının sana yaptığı kötülüğü.”

Gerçek manada infak ehli bir kul olabilmek; her iki dünyada da huzur bahşeden çok kıymetli bir nimettir. Bu ibadeti lâyıkıyla ifa edebilenler, Rabbimizin de müjdelediği üzere, kıyametin o dehşetli hengâmesinde korkudan ve kederden salim kalacaklardır. Bunun içindir ki merhameti sonsuz olan Rabbimiz, yüzlerce âyet-i kerime ile; ümmetinin üzerine şefkatle titreyen Efendimiz (s.a.s.) de, sayısız hadîs-i şerifleriyle bizleri infakın huzur ve saadetine ermeye teşvik etmektedir.

Cenâb-ı Hak, kıymeti tam olarak ahirette anlaşılabilecek muazzam bir nimet olan infakın, bazı nadan davranışlar sebebiyle zayi edilmemesi için, biz kullarını, “infak ve sadakalarınızı boşa çıkarmayın” âyetiyle ikaz buyurmuştur.

Mü’min, sahavet sahibi insandır. Hakiki sahavet ise, gözünü kırpmadan, eli titremeden, yağan yağmurlar kadar tabiî bir rahatlıkla, can u gönülden infak edebilmektir. Yâni hayır-hasenat, tıpkı çiçeklerin güzel kokularını etraflarına cömertçe ikram etmeleri gibi tabiî ve külfetsiz bir şekilde yapılmalı ki, Hak katında bir kıymet ifade etsin!.. Ancak böyle bir infak, Cenâb-ı Hakk’a vasıl olan infaktır. Nitekim âyet-i kerimede “Sadakaları Allah alır.” (et-Tevbe, 104) buyrulmaktadır.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri, böylesine nazik bir hâlet-i ruhiye ile yapılan infakın bereketini ne güzel ifade buyurur:

“Sen varlığını, malını ve mülkünü güzelce infak et de, bir gönül al! Ki o gönlün duası, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”

O hâlde infak ederken, nasıl ki malımızı veya imkânlarımızı muhtaçtan esirgemiyorsak, bir tebessümü, azıcık bir nezâketi de esirgememek icap eder.

Rabbimizden niyazımız, bizleri hakkıyla infak eden ve yaptığı infak ile övünmeyen sâlih kullarından eylesin. Amin…

Selam ve dua ile…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: